Akılcı (Rasyonel) Duygucu Davranışçı Terapi

Bu yazıdan alıntı yapmak için lütfen bizden izin isteyiniz. info@rasyonelpsikoloji.com

Yazan: Dr. Murat Artıran

Dr. Albert Ellis 1958’de Rasyonel Psikoterapi adıyla başlatmış olduğu terapötik kuramını 1994 yıllarına gelindiğinde Akılcı Duygucu Davranışsal Terapi olarak adlandırmıştır (Ellis, 1994; Bernard & DiGiuseppe, 2000; Collard & O’Kelly, 2011). Kuram bilişsel, duygusal ve davranışsal süreçlerin insanların psikolojik iyi olma hallerini, duygu durumlarını, davranışlarını, beden sağlıklarını, kişiler arası ilişkilerini ve sosyal hayatlarını etkilediğini öne sürer (Ellis, 1987, Bernard & DiGiuseppe, 2000; Dryden, 2011). ABCDEF modeli olarak ifade edilen bir model üzerinden kuramın varsayımları uygulamada terapötik ortamda kullanılır (DiGiuseppe ve ark., 2014).

Felsefi Temeller

Kuramını felsefi bilgiye dayandıran Ellis, uzak doğu ve antik çağ filozoflarının düşüncelerinden ve özellikle Stoiklerden etkilendiğini ifade eder (Ellis, 1958, 1979). Epectatus’a göre insanlar ‘şeyler’den dolayı değil ancak onları nasıl algıladıklarından dolayı etkilenirler (Ellis, 1958, 1979, 1994). ADDK’ye göre de insanlar olaylar veya durumlar karşısında davranım veya duygulanım içerisine girmez ancak bu olay veya durumları nasıl algıladıkları ve nasıl değerlendirdiklerine bağlı olarak davranış, duygulanım ve düşünceler içerisinde olurlar. ADDK’nin bir diğer felsefi kaynağı Epikürizmden gelir, yani aslında ADDK, Stoacılık ve Epikürcülük sentezinden yola çıkan bir yaklaşıma sahiptir (DiGiuseppe ve ark., 2014). Epikuros, ahlak felsefesi geliştirmiştir ve epikurosçular için felsefenin ana amacı mutluluktur ve mutluluk, eudaimonia olarak adlandırılır (Ryff & Singer, 2008). Epikuros (M.Ö.341-270) anksiyete ve kaygının sebeplerinin kişinin arzu ettiği şeyi elde edememesinden kaynaklanan bir durum olduğunu söylemiştir (Mercer, 2009). Anksiyete ve kaygıya dair Epikuros, arzu edilen şey ortada dururken kişinin onu elde edip etmemesini önemsememesinin anksiyete ve kaygı düzeyini düşüreceğini veya tamamen ortadan kaldıracağı tezini öne sürmüştür (Mercer, 2009). ADDT’de problemlerin ve rahatsızlıkların tedavisinde de bu anlayış yatar: İlk önce sıkıntı yaratan şeyin bir gerçek olduğu kabul edilir veya o ‘şey’ gerçek olmasa dahi, o anda gerçekten varmış gibi farzedilir, sonrasında kişinin bu durumu değerlendirmede kullandığı inanışlar irdelenir (Robb, Backx & Thomas, 1999).

ABCDE Modeli

Klinik psikoloji alanında geliştirilen bilişsel ve davranışsal terapiler Albert Ellis’in klasik ABC modelinden türemişlerdir (Ellis, 1962, 1997; Dryden, 2011, DiGiuseppe ve ark., 2014). Modelin açılımı ‘harekete geçiren’ bir olay veya durum (A), inanışlar (B), sonuçlar (C), inanışlarda değişimin gerçekleştirilmesi (D) ve akılcı olan inanışlar (E) edinilmesi şeklindedir (Dryden, 2011). Bu model ADDK’nin psikopatoloji ve genel olarak insan psikolojisine bakış açısını açıklamakta ve kuramın Akılcı Duygucu Davranışçı Terapi olarak bilinen psikoterapötik tedavi yöntemi süreçlerindeki uygulamarında kullanılmaktadır. Modelde inanışlar belirleyici rol üstlenir (Ellis, 1962, 1997, 2004; DiGiuseppe ve ark., 2014, Szentagotai & David., 2013). Modele göre, insanların ‘harekete geçiren’ (A) bir olay veya durum karşısında, bu olay veya durum hakkında neye inandıkları (B) onların duygusal, davranışsal ve bilişsel sonuçlara (C) götürür (Ellis, 1962; Dyden, 2011; Mahoney, M. 1977). İnanışlar (B), akılcı olmayan veya akılcı olan (rasyonel) olabilir. Eğer akılcı olmayan iseler sağlıksız, işlevsellikten uzak, uyumsuz, mantık dışı ve/veya gerçekle örtüşmeyen niteliktedirler (David,  Schnur,  & Belloiu, 2002; DiGiuseppe ve ark., 2014). Eğer akılcı inanışlar iseler sağlıklı, işlevsel, uyumlu, mantıklı ve/veya gerçekle örtüşen niteliktedirler (Lynn & Ellis, 2010). Akılcı olan inanışların bir başka niteliği ise istatistiksel olasılıklara uygunluk göstermeleridir. Akılcı olmayan inanışlarda ise bunun tersi geçerlidir.

Dolayısıyla, örneğin klinik psikoloji açısından akılcı olan inanışlara sahip olan bir kişi stres yaratıcı bir olay veya durum karşısında işlevsel tepkiler verecek, akılcı olmayan inanışlara sahip olan kişi ise akılcı olmayan tepkiler verecektir. Bu nedenle Ellis’e göre (1958, 1971) Akılcı Duygucu Davranışçı Terapi’de danışanların aktif olarak akılcı olmayan inanışlarının yerine akılcı olan inanışları edinmeleri için çalışarak değişimi (D) gerçekleştirmeleri ve sonuç (C) olarak da akılcı olan inanışlara (E) kavuşmaları beklenir, böylece duygusal, davranışsal ve düşünsel anlamda olumlu ve sağlıklı bir yaşam sürdürebilirler (Ellis, 1994). Akılcı olan ve olmayan inanışlar üzerinde gerçekleştirilen bir deneysel çalışmalarında Ghasemian, D’Souza ve Ebrahimi (2012), Akılcı Duygucu Davranışçı Terapi’yi aşırı utangaçlık şikayeti içinde olan ergenlik çağındaki 96 denek üzerinde uygulamışlar ve sonuç olarak deney grubunun kontrol grubuna göre akılcı olmayan inanışlara sahip olma bakımından önemli derecede düşük puan aldıklarını ortaya koymuşlardır.

Bilişsel, duygusal ve davranışsal süreçlerin merkezinde ADDK’ye göre akılcı olmayan ve akılcı olan inanışların aracı rolü vardır  (Ellis, 1987, 1994, 2003; Doyle, DiGuisseppe ve Dryden, 2015). Wayne Froggat (2005) akılcı olmayan inanışlar hakkında, insanın hedefine ulaşmasını engellediğini, kişinin stres altında hissetmesine ve uyuşmasına sebep olan aşırı duygular oluşturduğunu, kişinin kendisine ve genel olarak hayatına zarar vermesine yol açtığını belirtir. “Kişi kafasında gerçeği çarpıtır ve olayları mantıksız şekillerde yorumlar ve akılcı olmayan inanışlar kişinin kendisini, çevresindekileri ve dünyayı bu mantıksız yolla değerlendirmesinin devamlılığına neden olur” (Froggat, 2005, s. 2).

ADÖB ölçeğinin yapısını ve amaçlarını daha açık bir şekilde aktarabilmek için akılcı olmayan ve akılıcı olan inanış kavramlarını daha ayrıntılı incelemek yerinde olacaktır.

2.1.3. Akılcı Olan ve Akılcı Olmayan İnanışlar

Ellis’e (1994, 2003) göre akılcı olan ve akılcı olmayan inanışlar duygusal ve davranışsal rahatsızlıklarda (engellenmelerde) önemli elementlerdir. Sağlıklı olmak için gerekli olan akılcı olan inanışların kökenleri doğudaki filozoflardan Konfüçyus, Lao-Tse, ve Gautama’ya ve batıdaki filozoflardan Sokrates, Plato, Epikuros, Epiktatus, and Markus Aurelius’a uzanır (Ellis, 1990). Akılcı olmayan inanışlara doğrudan veya dolaylı yoldan vurgu yapan bazı modern zaman psikoterapistleri ise Alfred Adler, Dubois, Herzberg, Johnson, Kelly, Low,  Meyer, Rotter, Stekel, Thorne, ve Wolberg olarak bilinir (Ellis, 1990). Ellis’in Akılcı Psikoterapi adlı eserinin öncelikli amacı ve genel konusu psikoterapistlerin, danışanlarına, düşünceleri üzerinde kontrol sahibi olmaları durumunda daha mutlu, tatminkâr ve yaratıcı bir hayat yaşayabilmeleri yolunda yardımcı olabileceklerini göstermektir (Ellis, 1958; Lynn & Ellis, 2010). Ellis’in (1962, 1994) çalışmalarında vurguladığı temel nokta, yaşadığımız gerginliğin ve stresin başlıca sebebinin, çevremizde gerçekleşen olaylardan çok bu olayları algılayış ve değerlendiriş biçimimizi şekillendiren mantıksız inançlarımız olduğudur.

Üzücü olaylar, kişiye bağlı olarak pişmanlık, üzüntü, endişe gibi duruma uygun doğal, sağlıklı ve normal hislere de neden olabildiği gibi suçluluk, kızgınlık, depresyon, panik duygusu gibi engelleyici, yıpratıcı ve işlevsel olmayan duygulara da neden olabilir (Lynn & Ellis, 2010; Collard & O’Kelly, 2011). ADDT bu ayrımı sağlıklı ancak hala olumsuz (negatif) duygular ve sağlıksız ve olumsuz (negatif) duygular olarak iki gruba ayırarak yapar (David, Schnur, & Birk, 2004). Akılcı olan inanışlar birincisine, akılcı olmayan inanışlar ikincisine yol açar (David ve ark., 2014). Kurama daha derinlemesine bakıldığında aslında inanışların ve duyguların ve hatta davranışların birbirlerinden ayrık olgular olmadığı görülür. Albert Ellis’e göre (1958) düşüncelerimiz ve hislerimiz birbirleriyle ilişki içinde bulunup birbirlerini etkileyen şeylerdir; bu da demek oluyor ki insanlar tek bir düşünceyi bile değiştirerek hislerinde de değişimlere sebep olabilir. Ellis bu şekilde hislerimiz üzerinde etki sahibi olabileceğimiz fikrini temellendirir. İnsanlar duyguların ve düşüncelerin olduğu bir sosyal toplumun içine doğar ve burada daimi bir neden sonuç ilişkisi içinde birbirlerini etkilerler (Ellis, 1958). Yani birinin düşüncesi hisleri haline gelirken bu hislerle başka birinin hislerini etkiler ve bu da onun düşünceleri haline gelebilir (Ellis, 1958, 2004). Ellis “duygular otomatik olarak ortaya çıkıyormuş gibi görünse bile aslında duyguların altında yatan düşüncelerdir” hipotezini “bir arkadaşınızın öldüğünü duysanız anında doğal bir şekilde kötü hissedersiniz ancak aslında bu hissin altında arkadaşınızın ölmüş olmasının ne kadar kötü bir şey olduğu düşüncesi yatmaktadır” şeklinde örneklendirir (Ellis, 1958, s. 37).

Ellis, bir insanın var olan psikolojik problemlerinin de bu problemlerin çözümünün de onun düşüncelerinden geçtiğini iddia eder. Buna bağlı olarak Sigmund Freud’dan beri süregelen sorunun kaynağına inme amaçlı terapi yollarının etkileri hakkında şüphe duyduğunu belirtir (Ellis, 1958, 1962). Çünkü bunun terapistlere sadece bireyin düşünce şeklindeki sıkıntının nerede ve nasıl başladığını gösterdiğini ve çözüm odaklı bir yol olmadığını söyler (Ellis, 1958, 1962). Bunun yerine terapistlerin danışanlarına şu anki hislerinin kaynağının anlamsız düşünceleri olduğunu, eğer bu düşünceleri değiştirebilirlerse hislerinin de buna bağlı olarak değişebileceğini ve içinde bulundukları durumdan kurtulabileceklerini söylemelerinin ve bu konuda yol göstermelerinin çözüme giden yolda çok daha etkili bir yöntem olduğunu ifade eder (Ellis, 1958, Mahoney, 1977). ADDT olayların nasıl değerlendirildiğine odaklanır ve olay/durum yerine inanışlarla ilgilenir (Gonzalez, Nelson, Gutkin, Saunders, Galloway and Schwery, 2004). Anton ve David’in (2015) gerçekleştirdikleri araştırmada ADDT terapisi, doğum yapacak olan annelere doğum öncesi ve hemen doğum sonrası toplam 9 hafta boyunca uygulanmıştır. Araştırma sonuçlarına göre sadece halk merkezlerinde danışmanlık alan hamileler ile ADDT tedavisi alan hamileler arasında sağlıksız ve işlevsiz duygular olarak tanımlanan depresyon ve anksiyete düzeylerinin ADDT grubunda daha düşük olduğu belirlenmiştir (Anton & David, 2015).

ADDK, akılcı olmayan inanışları dört sınıfa ayırır: (1) aşırı talepkarlık/zorundalıkçılık, (2) felaketleştirme/korkunçlaştırma, (3) sıkılmaya/zorluğa karşı dayanamamak ve (4) kendini ve/veya diğerlerini ve/veya hayatı değersizleştirme (Ellis & Harper, 1975; Lupu, & Iftene, 2009; Lynn & Ellis, 2010; DiGiuseppe ve ark.,2014). Bu çalışmada geliştirilen ölçeğin maddeleri yazılırken bu dört akılcı olmayan inanışa dikkat edilmiştir. Buna göre aşırı talepkarlık akılcı olmayan inanışların öncüsüdür (Dolliver, 1977; David ve ark., 2002; DiGiuseppe ve ark., 2014). Ardından gelen felaketleştirme/korkunçlaştırma, sıkılmaya/zorluğa gelememe, kendini ve/veya diğerlerini ve/veya hayatı değersizleştirme akılcı olmayan inanışlarından biri de ikincil olarak aşırı talepkarlığı takip eder; psikopatolojik rahatsızlıkların sebebi büyük oranda bu inanışlardır (Lynn & Ellis, 2010; Ellis, 1997, 2003; DiGiuseppe ve ark., 2014). Bu çalışmada geliştirilen ADÖB ölçeği bu temelde hazırlanmıştır. Akılcı olmayan inanışların dört çeşidi üzerinden gidilerek özerklik, yeterlilik ve ilişkili olma ihtiyaçları ölçülmüştür.

Akılcı olmayan inanışlar kavramı diğer bilişsel davranışçı terapilerde olduğu gibi ‘düşünceler’i ifade etmez ancak yerleşmiş inanışlar ve daha da doğrusu ‘değerlendirme yapmakta’ kullanılan inançları tanımlar (Lynn & Ellis, 2010). Yani akılcı olmayan inanışlar olay ve durumları değerlendirirken başvurulan yerleşmiş bilişsel yapılardır. ADDK’nın merkezinde yer alan akılcı olan ve akılcı olmayan inanışların bir süre sonra harekete geçiren olay/durum olmasa da insanın bilişsel yapısında kalıcı olarak yer edindiği fikrini ilk Spinoza (Damasio, 2003) önermiştir ve bu da insan psikolojisini açıklayan bir modele dönüşmüştür (Gilbert, 1991). Söz konusu model biraz önce ifade edildiği gibi ABC modeli olarak bilinir (Anton & David, 2015).

Related Articles

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Share the joy